28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kaptan "Ruh" ne kadar?

26 Ağustos 2010 Perşembe

Spurs Şampiyonlar Ligi'nde


İlk maçta Young Boys'a karşı İsviçre'de alınan mağlubiyet aslında sürpriz sayılmazdı. Manchester City ve Stoke deplasmanı arasında oynanan maçta Harry Redknapp yedek ağırlıklı bir kadroyla sahaya çıkmış, Fenerbahçe maçlarında izlediğimiz -hiç de kötü bir takım olmayan- Young Boys da bu durumdan iyi faydalanmıştı.

Bu akşam oynanan maçı değerlendirmeden önce biraz geçtiğimiz haftaya göz atmamız gerekir. Açıkça görünüyor ki eldeki forvetlerden Jermain Defoe, Peter Crouch, Roman Pavlyuchenko ve Robbie Keane dörtlüsünden biri bu takıma fazla geliyor. Stoke maçındaki kötü performansının ardından Crouch'ın adı İngiliz medyasında Everton'dan alınmaya çalışılan Steven Pienaar'la takas edileceği yönünde yazılmaya başlanmıştı. Crouch'ın da transfer dönemi bitene kadar hakkındaki kötü repütasyonu dağıtması için iki şansı vardı: Young Boys ve Wigan maçları.


Bu akşam Young Boys rövanşına böyle bir havada çıkıldı işte. Son derece formda olan bir Gareth Bale ve takımda kalmak için kendisini tekrar kanıtlaması gereken bir Peter Crouch eşliğinde... Gareth Bale, Tottenham'ın bu sezon attığı 8 golün de başrol oyuncusu. Ya asistini yapmış ya golünü attırmış ya da penaltı yaptırmış. Peter Crouch gibi meziyeti ayaklarından çok kafasında olan bir oyuncu için Gareth Bale, sanki bilgisayarda kendisi için özel olarak tasarlanmış bir asist makinesi gibi.

Hal böyle olunca Young Boys için White Hart Lane sinir bozucu bir yurtdışı seyahati haline geldi. Jermain Defoe da attığı golle "o dört kişiden gidecek olan ben değilim" dedi. Pavlyuchenko'nun geçen sezonun sonundaki çıkışı ve Young Boys'la oynanan ilk maçta attığı gol de belli bir kredisi olması için yeterli. Bu durumda geçen sezon Celtic'e kiralanan Robbie Keane'i tekrardan enine çizgili forma altında görebiliriz.


Sonuç olarak Tottenham çok uzun bir sürenin ardından tekrar Avrupa arenasında boy gösterecek ve en az diğer İngiliz takımları kadar da iddialı durumda. Eğer Aaron Lennon da Gareth Bale'in sol kanatta gösterdiği performansın yarısına sağ kanatta ulaşabilir, yeni transferler William Gallas ve Sandro Ranieri de uyum süreçlerini çabuk atalatabilirse Spurs bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde kimsenin tahmin etmediği noktalara yükselebilir. En önemli avantajları da şu: Harry Redknapp artık West Ham'ın başındaki Harry Redknapp değil ve 1997 yılına göre bu oyunu çok daha iyi okuyor...

19 Ağustos 2010 Perşembe

Vicente Calderon'dan bildiriyoruz...


"Hayat seni nereye sürüklerse sürüklesin içindeki futbol aşkı bir şekikilde ortaya çıkıyor. Üç gün öncesine kadar bu oyundan bıktığımı, oynamayı geçtim bu oyun hakkında konuşmayı bile bıraktığımı söylüyordum. Tatil için gittiğim Mallorca'da kumsalda güneşlenip, emeklilik planlarımı gözden geçirirken kucağıma yamalı bir top düştü. Otuz metre kadar ileride yaşları 12 ila 15 arasında değişen bir grup genç maç yapıyordu ve topları kaçmıştı. Topu sektire sektire onlara kadar ilerledim ve delicesine üç saat boyunca, çat güneşin altında futbol oynadım. Neden yaptım bilmiyorum. İçgüdüsel bir şeydi. Onların sadece topu kaçmıştı ama gökten düşen o top bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. 'Sanırım futbola devam etmem gerekiyor' diye düşündüm ve öyle yaptım" Bu sözler Çek futbolcu Karel Poborsky'e ait. Poborsky 2002 yazında henüz 30 yaşındayken Lazio'dan ayrılmasının ardından açıkladığı emeklilik kararından neden döndüğünü bu sözlerle açıklıyor. Daha sonra da Sparta Prag'a imza atıp beş sezon daha yeşil sahalarda top koşturdu. Beni ilgilendiren kısmı ise sadece "Hayat seni nereye sürüklerse sürüklesin içindeki futbol aşkı bir şekikilde ortaya çıkıyor" kısmı. Blog'u yakından takip edenler biliyor ama yine de buradan da duyurmak lazım. 30 Ağustos itibariyle hayatımı Madrid'de sürdürüyor olacağım. Aslında benim gibi iflah olmaz bir futbol aşığı daha ne ister ki? Her hafta, dünyanın en önemli iki liginden biri olan La Liga'da maç seyretme zevkine varacağım.


Bu noktada durum biraz düğümleniyor. Yaklaşık 10 senedir düzenli olarak Galatasaray maçlarına giden biri olmak demek, bir stada aidiyetiniz olduğu ve içinizde sebepsiz aşk yaşayan bir futbol canavarı olduğu anlamına geliyor. Mecidiyeköy'ün, her anı ayrı bir kaosu anımsatan "hayat dolu" sokaklarının ardından Madrid'de kendime yeni bir "Eski Açık" bulmam gerekiyordu. En başta sık sık patlak veren "halk insanı" modumdan ötürü çilekeş bir takım tutma arzum vardı. Bu durumda ya ikinci lig takımlarından Alcorcon'u tutacaktım ya da şehir dışından bir takım seçip, hayatımı deplasman belleyecektim. Derken kendime şu soruyu sordum: "Ben 10 senedir Galatasaray-Fenerbahçe derbisi yaşayan bir adamım, bu çilekeşlik beni nasıl kesecek?" Sonra Bülent Timurlenk ve Emre Atasoy gibi futbol düşünürlerinin internet üzerinde yazdığı "el derbi madrileño" yazılarını okudum. Hikayesi oldukça güzel olan Real Madrid-Atletico Madrid maçlarında bir şekilde yerimi almam gerekiyordu. Bunun için de en başta kendime bir taraf seçmem icap etti.


Real Madrid ve Atletico Madrid arasında seçim yaparken tabi ki en başta Real daha cazip geliyor. Sadece Cristiano Ronaldo bile bu takımı seçmek için bir neden. Ancak derine indiğimiz zaman Real Madrid'in faşist diktatör Franco'nun takımı olduğunu ve günümüzde bile hala Real'in aristokrasinin sembolü olduğunu görüyoruz. Atletico Madrid'in ise 1903 senesinde İspanyol butjuvasına muhalif olan bir grup liseli genç tarafından kurulduğunu görüyoruz. Bu "bir takım liseli genç tarafından kurulan kulüp" olayı bile aslında Atletico'nun Galatasaray'a ne kadar benzeyen bir kulüp olduğunu gösterir. Ayrıca 10 senedir Atletico'nun Santiago Bernabeu'dan galibiyet çıkartamaması da işin cabası. Bütün bunlar bir yana, Atletico şu anda Real ve Barça'nın ardından İspanya'da en çok bireysel anlamda star diyebileceğimiz oyunculara sahip kulüp. Diego Forlan ve Kun Agüero'nun yanı sıra Simao, Reyes, Assunçao gibi önemli isimlere sahipler. Ayrıca bu sezon alınan Diego Godin, Filipe Luis, Mario Suarez ve Fran Merida da hem gelecek vaat eden hem de en az La Liga veya Premier League tecrübesi olan isimler. Yani kadronun bu sezon bu denli heyecan verici ve efektif futbol oynayan isimlerden oluşması da Atletico'yu seçmemdeki nedenler arasında. Durum böyleyken Florentino Perez gibi antipatik bir adamın oluşturduğu takımın peşinden koşmak olmazdı. Başlıkda da dediğim gibi bu sezon Vicente Calderon'dan bildiriyoruz...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Aslan vs. Aslan


Galatasaray ve Karpaty Lviv.. İkisinin de maskotu aslan. Karpaty ile ilgili bilgi toplamaya çalışırken internetin ücra köşelerinde takım otobüsüyle karşılaştım. Fazla söze gerek yok. Yeşil kısmı kırmızıya boya; al sana Galatasaray'ın yeni otobüsü..

"Az enseden al, bir de favoriyi kısaltalım"

Djibril Cissé

Ricardo Quaresma

Jermain Defoe

Sezon öncesi kampları, kendilerini göstermeleri açısından en çok genç futbolculara ve berberlere yarıyor. Bir kaç tane Afrikalı kardeşimiz de yine döktürmüş ancak benim için TOP 3 budur. Cissé zaten kariyeri boyunca kazandığı paranın üçte ikisini muhtemelen berberine vermiştir. Bu sefer de Panathinaikos versiyonuyla karşımıza çıktı. Ricardo Quaresma da ilk geldiğinde fotoğraftaki gibiydi ama sanırım birisi kendisine Türkiye'deki "Apaçilik" durumundan bahsetti ve şimdi kafayı komple kazıttı. Defoe da "beni düz çizgi kesmez" deyip yamuk şerit çektirmiş kafaya.

6 Ağustos 2010 Cuma

Rose-Livermore-Obika

 Jonathan Obika

Liglere ara verilmesiyle aynı Galatasaray'da olduğu gibi Tottenham'la ilgili yazmayı da bırakmıştım. Yaz mevsiminde anca "yeni forma" muhabbeti dönüyor blogda. Yapılan transferlerle ilgili yazmayı zaten sevmiyorum. Kaldı ki Tottenham henüz transfer de yapmadı. Yapmasalar da iyi olur... Kiradan dönen futbolcular ve altyapıdan terfi edenlerle kadro şu an 37 kişi. "Gençlere ve kiradan dönenlere zaten yol verirler" demeyin, en basidinden "Aralarında Robbie Keane de var" deyim, siz anlayın. Hal böyleyken Harry Redknapp da eldeki oyuncularını deniyor.

Jake Livermore

Geçen hafta Eusébio Cup vardı. Ana akım medyayı biraz takip eden herkes turnuvayı Tottenham'ın kazandığını görmüştür. Finalde Benfica'yı, geçen sezonun yıldızı Gareth Bale'in golüyle geçtiler. Ancak üzerinde durulması gereken ve önümüzdeki sezon kadroda ciddi anlamda şans bulacaklarına inandığım, Şampiyonlar Ligi'nde de dikkatinizi çekebilecek üç isim var: Jake Livermore, Danny Rose ve Jonathan Obika. Forumlarda gördüğüm kadarıyla taraftar da bu üçlüden çok umutlu. Galatasaray taraftarının Aydın Yılmaz ve NTV Spor'a karşı internetten yürüttüğü protestonun benzeri Tottenham forumlarında "yeni transfer yapılmasın, gençler oynatılsın" şekilinde karşımıza çıkıyor.

Danny Rose: "Okul bana göre değilmiş"

Bu üçlüden Danny Rose, geçen sezon oynanan Kuzey Londra derbisiyle ilgili yazımda zaten başrol oyuncusuydu. Geçen sezon yaptığı sıçramayı yaz aylarına da taşıyan Rose bu sezon Huddlestone ve O'Hara'ya ciddi bir alternatif olacak. Eğer yeteri kadar şans bulabilirse 25 yaşına kadar yakalayamadığı şöhreti bir sezonda yakalayıp Milli Takım seviyesine yükselebilir. Tek dezavantajı Milli Takım'ın her türlü yaş kategorisinde beraber oynadığı arkadaşlarının çoktan kendilerini ispatlamış olması. Jake Livermore ise henüz 20 yaşında. Son iki sezonda dört farklı takımın formasını giydi. Futbolculara kiralama yöntemiyle tecrübe kazandırmak mantıklı bir iş ama Tottenham bu işin limitlerini biraz zorluyor. Yakında Unkapanı'nda "Rent A Player" diye dükkan açmalarından korkuyorum. Yine de Livermore kirada olduğu uzun süre boyunca gözden düşmedi ve nihayet bu yaz kendisini kanıtlamışa benziyor. O da savaşan kimliği ile takıma ciddi fayda katacaktır. Gelelim Jonathan Obika'ya... 19'luk yıldız geçen sezon Championship'te Milwall'un gol yükünü çekerek en üst seviye için hazır olduğunu ispatladı. Tek sorun Tottenham'daki golcü enflasyonu. Roman Pavlyuchenko, Robbie Keane, Peter Crouch ve Jermain Defoe gibi isimlerin arasından sıyrılıp forma bulması zor gözüküyor. Redknapp'ın geleneksel olarak League Cup'ta (Carling Cup) genç oyunculara şans verdiğini biliyoruz. Eğer Obika orada kullanacağı şansı geri tepmezse lig maçlarında daha fazla forma şansı bulur. Büyük bir aksilik olmazsa bu üç oyuncunun ileride İngiltere Milli Takımı'nın da değişilmez isimleri olacağını tahmin ediyorum. Siz de denk gelirseniz bu adamlara mutlaka göz ucuyla bakın... Pişman olmazsınız..