25 Haziran 2010 Cuma

Charles de Gaulle'de yalnız bir adam

Çocuk olmak vardı


Lego yine yaptı yapacağını. Yaşımdan, başımdan utanmasam hala bütün gün oynarım bu sarı adamlarla. Tabi seneler geçtikçe çeşitler de artıyor. Star Wars serisinden sonra şimdi de Lego ve UEFA işbirliğine gitti. Futbol takımlarının Lego versiyonları yakın zamanda raflardaki yerini alacak. Bu serinin tanıtımı da yapıldı. Fotoğrafta Franck Ribery, hakem Wolfgang Stark'tan kırmızı kart görüyor. Yandaki sarışın da muhtemelen Bastian Schweinsteiger. Bu oyuncaklar çıksın, Fenerbahçe'yi alıp Bilica'yla zemini kazacağım :)

24 Haziran 2010 Perşembe

Benim tuttuğum bir takım vardı. N'oldu ona?


İkinci Fatih Terim döneminin üzerinden ne kadar geçti? En fazla altı veya yedi sene. Galatasaray'ın o zamanlar da acayip bir transfer anlayışı vardı. Ali Lukunku'lar, Sergio Almaguer'ler, Muhammed Sarr'lar gelip, gitti. Galatasaray'ın sağlam çuvalladığı bir dönemdi. Özellikle 2003-2004 sezonu Galatasaray taraftarının gerek 6-0 travması yüzünden, gerek yapılan transferler nedeniyle, gerekse de sezonun altıncı sırada bitirilmesinden dolayı unutmak istediği bir sezondur. Ancak o sezonda bile Galatasaray, her zaman alt yapısından yetişen oyuncularına sahip çıkmış, gelecek vaat eden Cafercan Aksu, İlker Erbay, Mülayim Erdem gibi isimleri A takım seviyesine getirebilmiş, alt yapıdan yetişen ve o zamanlar sağ açıkta fırtınalar estiren Sabri Sarıoğlu'na da takım içerisinde daha önemli roller vermiş, alt yapıdan yetişen oyuncuların takım içerisinde söz sahibi olabildiği güzel bir kulüptü. Güzel bir kulüp ne demek? Kastetmeye çalıştığım şey Barcelona gibi, Nantes gibi, Ajax gibi alt yapı geleneği olan ve eldeki Türk oyuncuların değerinin bilindiği, takımdaki abi-kardeş hiyerarşisinin o zamanlar için olmasa bile gelecek için olumlu sinyaller verdiği bir kulüptü Galatasaray. Sırf bu yüzden bile sevilmeye değerdi.


Şimdi bakıyorum kulübüme. Uzaktan. Neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Bu sene transferleri organize etmesi ve yurt dışındaki transferleri yönlendirmesi için kulüp içerisinde görevlendirilen Adnan Sezgin şöyle diyor: "Geçen seneden aldığımız dersler doğrultusunda pahalı transferler yerine genç ve gelecek vaat eden oyunculara yönelmeye karar verdik". Ne kadar güzel değil mi? Her ne kadar samimiyetine inanmasam da geçen seneden dersler almış olması ve kafasında bir transfer ideolojisinin belirmesi gerçekten çok hoş. En azından bir planı var ve bunu söylüyor. Planı sevmeseniz bile sonuçta en kötü plan bile plansızlıktan iyidir. Buraya kadar çok güzel.


Galatasaray'ın bugüne kadar yaptığı transferlere bakıyorum. Gerçekten de Adnan Sezgin'in dediği gibi. Yetenekli ve futbola aç olan oyuncular alınıyor. Mesela Çağlar Birinci. Peki sormak istiyorum; Çağlar Birinci alınırken karşılığında Denizlispor'a verilen Murat Akça, Erhan Şentürk, Fırat Kocaoğlu ve Semih Kaya neden kulüpten gönderildi? Bu oyuncuların alt yapıdan yetiştirilme maksadı takasta kullanılmaları mıdır? Şimdi alt yapıda yetişmekte olan, Galatasaray Futbol Okulları'nda top koşturan, U17 ve U16 takımlarında meslek olarak futbolculuğu seçmiş olan çocuklar bu transferi görünce ne düşünür? Sen şimdi bu transferi yapıp "biz bu sene gençlere yöneldik" deyince bunun inandırıcılığı nerede kalır? O transferi gören bir çocuktan her gün idmana aynı şevk ve hevesle gitmesini nasıl beklersin?


Ya da Serdar Özkan. Aynen Adnan Sezgin'in tasvir ettiği gibi. Genç ve oynamaya aç. Serdar'ın alındığı yer Beşiktaş. Peki Beşiktaş manyak mı ki genç ve bu kadar yetenekli bir oyuncuyu kadrosunda tutmasın. Nedeni basit, adamın Google'a bile adını yazınca üç fotoğrafından biri sigaralı. Hatta adının yanına "alem", "kızlar", "kumar" gibi sihirli sözcükler yazınca neler neler çıkıyor. Adnan Sezgin bu transferi yapınca, üstüne bir de "Beşiktaş'tan Serdar'ı kopardık" gibi ucuz bir yöntemle kamuoyuna yutturmaya çalışınca senin alt yapındaki çocuk merak etmez mi "bu adam kimdir" diye. Sen bu kulübe bir sporcu aldığın zaman otomatikman alt yapındaki oyunculara da bir "role model" alıyorsun. Serdar Özkan mıdır yani futbol akademilerinde oynayan çocukların alacağı örnek?


Bunlar yapılmış en bariz hatalar. Ufuk Ceylan'ın Manisaspor'dan alınma sürecini, Ali Turan'ın Kayserispor'dan alınma sürecini, Mehmet Batdal'ın Bucaspor'dan alınma sürecini düşünelim. Sana gelirken kendi kulübünde idmanlara çıkmayı reddeden Ufuk'un iki sene sonra sana aynı şeyi yapabileceğini nasıl hesap etmezsin. Sözleşmesini uzatmayıp, açıklamalarıyla kulübünü zan altında bırakan bırakılan Ali'nin iki sene sonra sana aynı şeyi yapabileceğini nasıl hesap etmezsin. Süper Lig'e terfi ettiği günün akşamında "Başkanıma söz verdim, bir sene daha Buca'dayım" diyen Mehmet'in iki sene sonra sana aynı şeyi yapabileceğini nasıl hesap etmezsin? Bu mudur yani Galatasaray'ın genç futbolculara yönelme formülü? "Gençlere yöneliyoruz" deyip gençleri ayartmak mıdır koskoca Galatasaray'ın geldiği son nokta?


Bunlar yetmedi işte. Gençlere yönelmeye devam ediyor Adnan Sezgin. Bu akşam Uğur Uçar Ankaragücü'ne, Emre Güngör de Gaziantepspor'a satılmış. Geçen sezon Emre Güngör sakatlıktan çıktığı zaman büyük bir sevinçle Ali Sami Yen'e koştuğumda, onu birkaç dakika olsun izleyebilmenin mutluluğu önümüzdeki sezon bana nasıl geri dönecek? Tut ki bu mutluluğu Emre Çolak için yaşayacağım. Böyle bir ortamda bu çocuğun sezon sonunda Ankaragücü'ne gitmeyeceğinin garantisini kim verecek bana? Uğur Uçar, Konya'da sakatlandığında şampiyonluk kaçmışçasına üzülmüşlüğümü, onu satarak mı gideriyorsunuz siz şimdi?


Her taraftar kafasında kendi takımını yaratır. Mesela adamın biri Lincoln'ün alınmasına mutlu olur, Galatasaraylılığını bunun üzerinden betimler, kimisi çıkar "Olum biz UEFA kupasını aldık eheh eheh" der, Galatasaraylılığını bunun üzerinden betimler, işte benim Galatasaray'ımda da alt yapının ve kadrodaki genç oyuncuların rolü çok büyük. Bunu söylediğim zaman çıkıp, "Ne yani UEFA kupasına sevinmedin mi?", "Lincoln'ün gelmesine sevinmemiş olamazsın..." gibi laflar söyleniyor. Tabi ki UEFA kupasının alınmasının benim hayatımda önemli bir rolü var. Tabi ki Lincoln'ün gelmesine çok sevinmiştim. Ama dediğim gibi benim kafamdaki Galatasaray'ı Galatasaray yapan en önemli unsurlardan biri Türkiye'de hiç olmadığı kadar gençlere önem veriyor olmasıdır. En büyük dileğim Galatasaray'ın yeni stadındaki ilk maça, koşarak, sırtıma geçirdiğim Tugay Kerimoğlu formasıyla mutlu bir şekilde gidebilmekti. Görünüşe göre bu olmayacak. Çünkü anlıyorum ki artık "Benim Galatasaray'ım" diye bir şey kalmamış.

22 Haziran 2010 Salı

Mahallenin arıza çocuğu Anelka


Bir futbolcu olarak kariyerinizin son Dünya Kupası'nda, çıktığınız bir maçın devre arasında, teknik direktöre, "orospu çocuğu" der misiniz? Bunu yapabilmek için gerçekten çok uç noktalarda yaşamanız ve de içerisinde bulunduğunuz durumu pek de umursamıyor olmanız lazım. Blog'da daha önceden Raymond Domenech'le ilgili yazdığım en az 10 tane yazıdan bu adama bu küfürün geç bile edildiğini görüyorum. Dünya Kupası öncesine Ben Arfa ve Benzema'nın kadroya alınmamasıyla tırmanan gerginlik Fransa Milli Takımı'nda sonunda tavan yaptı. Her ne kadar bu küfrü hak eden Domenech olsa da, bu küfrü eden Anelka'nın da bunu yapmış olması pek sürpriz sayılmaz.


Nicolas Anelka'nın kariyerine şöyle göz ucuyla dahi bakınca adeta kaynayan bir kazan olduğunu görebiliyorsunuz. En azından menajerlik oyunlarını oynayanlar bile bilir ki, henüz ilk sezonda Anelka'nın profiline tıkladığınızda, "Don't happy with his manager", "Want to leave the club" ya da "Believe that he must play on the first team regular" gibi ibareler çıkar. Aslında Anelka'yla ilgili biraz daha özele indiğimizde onun tipik bir "sorunlu oyuncu" olmadığını, vurdumduymaz bir oyuncudan çok daha fazlası olduğunu görüyoruz.


Daha 17 yaşındayken Paris Saint Germain'le sözleşmesi devam ederken Arsenal'e attığı imza da bile, -ki o transferde Anelka'dan çok onun aklını çelen Arsene Wenger'in suçu vardır- Anelka'nın ileride oynayacağı kulüpler için ne gibi problemler yaşatabileceği ortadaydı. Anelka'nın Arsenal'de nispeten daha sorunsuz bir dönem geçirmesinde kuşkusuz Arsenal'in elde ettiği başarılar ve kazanılan kupaların payı da büyüktür. Kupalar kazanıldıkça sanki oyuncuların kusurları ve hataları göze çarpmaz ancak sezon sonunda eğer ikinci sıradaysanız "Anelka gibiler" genelde bileti ilk kesilenler olur.


Anelka da 1998-1999 sezonunun sonunda Arsenal ikinci sırada kalınca, Real Madrid'e "hayır" diyemedi ve hatırı sayılır bir bonservis bedeliyle La Liga'nın yolunu tuttu. Ama dedik ya; Anelka tipik bir sorunlu futbolcu çizgisinin çok çok ötesindeydi. Sezon sonunda kazanılan Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bile onun Madrid'de kalması için yeterli değildi. Kibirli yapısı bu başarılı ortamda bile göze batıyordu. Şehrin çocukları Morientes ve Raul da, teknik direktör Vicente Del Bosque'nin ilk tercihleri olunca genç yaşta daha fazla forma şansı bulmak isteyen Anelka kupa seremonisinin ardından ülkesine firar etti.


O zamanlar Avrupa arenasında daha fazla söz sahibi olan PSG, Şampiyonlar Ligi'ne katılmış, OPEL'le yenilenen sponsorluk anlaşmasıyla Paris'te herkesin cebi dolmuştu. Parc des Princes'de biraz olsun durulan kaos ortamı, üç sene önce izinsizce ayrılan Anelka'nın vefa borcunu ödemesi için uygun ortamı doğurmuştu. Anelka görkemli bir törenle tekrar üç renkli formaya kavuştuğunda taraftarların beklentisi bu sefer çok daha fazlaydı. Ancak beklentilerden de daha fazlası olmadı ve sezon içerisinde teknik direktör Luiz Fernandez ilk 11'de Anelka yerine Christian-Aloisio ikilisini tercih edince, yaramaz çocuk hocasıyla tartışıp, sezon sonuna kadar en mutlu olduğu yere, İngiltere'ye yollandı.


O sezonu hasbelkader Liverpool'da tamamlamayı başaran Anelka'nın üçüncü defa Paris'e dönmeye niyeti yoktu. İngiltere'deki performansı La Liga ve Ligue 1'e göre çok daha başarılı olan Anelka bu sefer de sezon sonunda satın alma opsiyonunu kullanmak için Paris'e giden Liverpool'lu yöneticilere sağ gösterip sol vurdu ve kendisine senelik 2.5 milyon pound öneren Manchester City'li yöneticilerle el sıkıştı. Henüz kariyerinin başında Fransa formasıyla Wembley'de iki gol atan Anelka'ya İngiltere'de kuşkusuz daha fazla hoşgörü vardı. Manchester City, Fenerbahçe ve Bolton Wanderers'ı kariyerinde basamak atlamak için kullanan ve nispeten bu kulüplerde daha sakin kalabilen Anelka şimdi Chelsea'de. Yine en tepe de. Ancak kazanılan şampiyonluklar ve alınan başarılı sonuçlar onun üzerine yine gölge yapıyor. Yarın öbür gün kankaları diyebileceğimiz Malouda ve Drogba takımdan yollanınca Anelka'nın bu sakinliğini koruyabileceğine pek inanmıyorum.


Daha 18 yaşında Wembley'de İngiltere'ye iki gol atan bu adamın milli takım kariyeri bitme noktasına geldi diyebiliriz. Laurent Blanc'la yeni ve adam gibi bir yapılanmaya gireceğine inandığım Fransa Milli Takımı'nda Nicolas Anelka en fazla EURO 2012'yi görebilir. Bu adamı biraz halı sahada kaleye geçmek istemeyen ve "elim sakat", "kolum ağrıyor" gibi bahaneler bulan elemanlara benzetiyorum. Sürekli bir yerlerden kaçmak, uzaklaşmak için bahaneler uyduruyor, bulamadığı zaman da ortalığı karıştırıp, "ben sorunluyum, beni yollayın en iyisi" imajı veriyor. Sadece merak ettiğim şey şu: sırada ne var Anelkacım, söyle bize sırada ne var? Çünkü biliyoruz ki bu yaptığın ne ilkti, ne de son olacak...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Ortama gel


Madem Dünya Kupası bu sene Afrika'da, ben de blogumda Afrikalı kardeşlerimize biraz yer vereyim. Fotoğraf 2008 senesine ait. Newcastle United'ın Afrika kökenli oyuncuları bir araya gelmiş. Fotoğrafı aynadan çekseler, arkada da yoğuşmalı kombi olsa direkt facebook'taki "her gün bir yeni apaçi" grubuna yüklerdim bunu. Neyse efenim, en soldaki ve en sağdaki arkadaşlarımızı tanımıyoruz. Muhtemelen bu ortamı bulunca "yancı" olarak kadroya dahil oldular. Soldaki gözlüklü arkadaşın yanındaki şu sıralar Nijerya Milli Takımı'yla Dünya Kupası'nda mücadele eden Obafemi Martins. Onun sağındaki Wigan Athletic'te geçen sezon adeta döktüren Charles N'Zogbia. N'Zogbia'nın yanındaki arkadaş canımız, ciğerimiz, her şeyimiz Geremi. N'Zogbia ve Geremi'nin arasından muhtemelen o sırada kız kestiğini düşündüğüm kişi ise Habib Beye. Beye de daha sonradan Aston Villa'ya gitmişti. Şimdi hiçbiri Newcastle'da değil. İki tanesi Premier League'de kalmış. Biri Bundesliga'da. Diğeri de Melih Gökçek denetiminde, Türkiye'de...

Dünya Kupası iyidir


Maçlar sıkıcı olabilir. Ama kimse "Dünya Kupası sıkıcı" demesin.

Almanya'nın Messi'si olmak


Dünya Kupası başlayalı beş gün oluyor ama hala oturup, kafamı verip adam gibi bir yazı yazamadım. Ben de sizin gibi vuvuzela vızırtıları ve TRT'nin muhteşem(!) yayınlarıyla birlikte büyük beklentilere cevap veremeyen kupayı hayal kırıklığı içerisinde izliyorum.


Ben bu yazıyı yazarken 14 maç oynanmış durumda ve atılan gol sayısı sadece 23. Yani 1986'daki kupada ilk 14 maçta atılan 28 gollük rekor kırıldı ve gol bakımından en kısır geçen Dünya Kupası artık bu (ilk 14 maç itibariyle). Buradan yola çıkarak artık bütün takımların defans yapmayı az çok öğrendiğini çıkarabiliriz ancak ben yine de bu golsüzlüğü fazla da yadırgamıyorum. Bütün sezon boyunca Avrupa'da en üst düzeyde oynanan futbolu dünyanın bütün ülkelerinden beklemek aptallık olur. Bir de parlayanlar var turnuvada. Sahalarda görmek istediğimiz hareketler. Futbola şekil veren. Ara paslarıyla göze hitap eden. Ve en önemlisi "Joga Bonito" felsefesinin ölmediğini gösteren. İşte bu adamlardan biri de Mesut.


Gelsenkirchen'de doğmuş, Emscher ırmağının kenarında büyümüş, futbol kültürünü Parkstadion'da edinmiş ve meslek olarak futbolculuğu tercih etmiş birisinin Alman Milli Takımı'nda oynamasından daha doğal bir şey olamaz. Nedense ülkemizde bu olaylara biraz fazla essentialist (özcü) yaklaşıyoruz ve gerçekleri görmek istemiyoruz. Milli takımımız da neden yurt dışında yetişmiş oyuncularımızın sayısı bu kadar fazla? Oradakiler fiziki olarak buradakilerden daha mı üstün? Hayır. Mental olarak genç yaştan itibaren aldıkları eğitim onları daha farklı kılıyor da ondan. "En büyük hayalim Hülya Avşar'la evlenmek" diyen Tanju Çolak ya da "Ben de bir gün kırmızı Ferrari'ye bineceğim" diyen Sergen Yalçın, Almanya'da yetişmiş olsaydı acaba ne olurdu? Bazen yurt dışında yetişen oyuncuların üstüne atlamak, yani hazıra konmak yerine, Türkiye'deki futbolcuların gelişim evresini nasıl geçirdiklerine bakmamız ve önlem almamız gerekmiyor mu? Ajax altyapısını düzenleyen yetkililer manyak mı ki futbolcularına deli gibi sosyoloji ve felsefe okutuyor? Biraz bu noktaları irdelemeli ve Mesut gibi bir olağanüstü yeteneği rahat bırakıp, onun sunduğu resitalde bu futbol festivalinin zevkini iliklerimizde hissetmeliyiz.

Horst Hrubesch & Mesut Özil

Gelelim başlıktaki adama. Horst Hrubesch. Kendisi 1982 Dünya Kupası'nda finalde yenilen Batı Almanya'nın kadrosundaydı. Hafızası güçlü olanlar Hrubesch'in 1997'de kısa bir dönem Samsunspor'u çalıştırdığını da hatırlayabilir. Hrubesch 1980'de kazanılan Avrupa Şampiyonası'nda Batı Almanya'nın kilit adamlarından biriydi. Hamburg'da attığı gollerle de efsaneleşti ve Almanya futbolu adına önemli bir isim. "Mesut Özil, Almanya'nın Messi'sidir" demiş bugün. Futbolcuların birbirleriyle karşılaştırılmasına karşıyım. Herkes farklı ve kendine has yetenekleri var. Ama bu benzetme hoşuma gitti. En azından bize bir şeyler hatırlattı. Ben de bu lafı biraz değiştirerek söylemek istiyorum. "Mesut, Türkiye'nin değil, Almanya'nın Messi'sidir"

Hrubesch 1982'nin yıldızlarından biriydi.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Dünya Kupası 2010


Bütün takımlar ilk maçlarını tamamladıktan sonra daha kapsamlı bir yazı yazacağım. Maalesef bu turnuvada maçların keyfine tam olarak varamıyorum. Sebebi takımların formsuz olması, bazı süperstarların eksikliği ya da kupanın Afrika'da olması filan değil. TRT her maça spiker yetiştirebilmek için elde kim varsa götürmüş. Bu tip büyük organizasyonları yayınlayan kanalların diğer kanallardan spiker ve yorumcularla anlaşması, kontrat araya giriyorsa da diğer kanala bir bedel ödeyerek bir aylığına bu isimleri kiralaması gerekir. Öbür türlü bu yayınlar birer rezaletten öteye gitmez.

Zaten bütün sene boyunca Şampiyonlar Ligi maçlarında Ertem Şener, İlker Yasin, Emre Tilev ve Sabri Ugan gibi "itinayla seçilmiş" spikerlere katlandıktan sonra vuvuzela vızırtısı içerisinde bir de Ömer Üründül ve Erdoğan Arıkan ikilisi maçı anlatıp, yorumlayınca insanın bütün şevki kırılıyor.

Ziraat Türkiye Kupası maçlarının bazılarında Okay Karacan'a ve Yalçın Çetin'e maç anlattırabilen TRT'nin acilen bu duruma bir çözüm bulması gerekir. Zaten bir devlet kuruluşu olması sebebiyle üzerine yapışan antipatikliği silmesi açısından TRT için Dünya Kupası büyük şans. Onlar ne yapıyor? Devletin diğer kuruluşları gibi vatandaşını kale almadan, eski kafa yorumcular ve futbolcunun ismini okuyamayan spikerlerle yola devam ediyor... Ne yapalım, bir yorumcu yüzünden en sevdiğimiz oyuna ihanet edecek değiliz. Ekran başına...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Kalan Sahalar Bizimdir


Dünya Kupası hafta sonu başlıyor. Başlıyor da kimlerle başlıyor? Ciddi anlamda Dünya Kupası öncesinde yapılan hazırlık maçlarında yıldız futbolcuların oynatılmasına karşıyım. Bazı takımlar bazı oyuncularla özdeşleşmiş durumda. Mesela Ballack'sız bir Almanya düşünülemez. Ya da Drogba'sız bir Fildişi Sahilleri. Peki ya Robben'siz bir Hollanda'ya ne dersiniz? Herhalde Pirlo'suz İtalya ve Obi Mikel'siz Nijerya kadar kötü olamaz... Bu durumların hepsi maalesef gerçekleşti. Saydığım adamlar kupada yoklar. Kupa daha başlamadan hevesimiz biraz olsun kırıldı. Geriye kalanlara şöyle bir bakıyorum da... Yine de güzel olacak be abi!

Beş Hikayeyle Tottenham-Türkiye Hattı

Les Ferdinand

Ligimizde yabancı sayısı sekizden ona çıkarıldığından beri, daha doğrusu 6+2'den 6+2+2'ye getirildiğinden beri bir sürü yorum okudum. Aklıselim yorumcularda genel kanı matematik denklemine benzeyen bu saçma kuralın üst düzey liglerdeki gibi sınırsız, ancak yaş sınırlaması ve milli takımda oynama kıstası konularak düzenlenmesi yönünde. Tamamen hemfikir olmakla beraber bu konuyla ilgili en beğendiğim yazının linki de burada, Bülent Timurlenk tarafından yazılmış. Ligimizde yapılan transferlerin çoğu "ya tutarsa" şeklinde kapsamlı bir araştırma yapılmadan, menajerlerin izlettiği kasetler ve wikipedia'dan bakılan kariyerler üzerinden yapılıyor.

Les Ferdinand

Tottenham'da oynamış, kariyeri Türkiye'yle kesişmiş beş tane futbolcunun hikayesi de oldukça ilginç. Kimisi unutulmazlar arasına girdi, kimisi büyük umutlarla gelip sessiz sedasız gitti. Kronolojik olarak gidersek ilk sırada Beşiktaş'ın unutulmaz forveti Les Ferdinand var. Galatasaray'ın ardından ikinci sırada bitirilen 1987-1988 sezonunun ardından Beşiktaş teknik direktörü Gordon Milne efsane başkan Süleyman Seba'ya şöyle söyler, "Metin, Ali ve Feyyaz takımın bütün gol yükünü çekiyor. Ancak bize kule gibi, topları yanındakilere indirebilecek, rakiplere korku salabilecek genç ve yırtıcı bir adam lazım". İki sezon önce Batı Londra takımı Hayes'de dikkat çekici bir performans sergileyerek Queen Park Rangers'ageçen Ferdinand henüz 22 yaşındadır ve Premier League için tecrübeye ihtiyacı vardır. Durumu farkında olan Jim Smith kendisini kiralamak ister. Gordon Milne, İngiltere'yle iyi olan ilişkileri sayesinde İngiliz Ümit Milli Takımı'nda oynayan bu genç adamı ikna eder. Ferdinand pişman olmayacaktır. Beşiktaş'la 1988-1989 sezonunda çıktığı 28 maç ve attığı 14 gol onun için büyük tecrübe olur.

Les Ferdinand

Q.P.R'a geri döndüğünde ilk 11'deki forma onundur. 1995 senesine kadar aralıksız giydiği bu formayla 163 maçta 80 gol atarak İngiltere Milli Takım hocası Graham Taylor'ın dikkatini çeker. Wembley'de oynanan ve 6-0 kazanılan San Marino maçında ilk kez milli olur ve kapanış golünü kaydeder. 1997 senesine gelindiğinde Les Ferdinand artık düzenli bir şekilde milli takıma çağrılan ve Premier League'de korkulan bir oyuncu haline gelmiştir. İsviçreli Christian Gross yönetimindeki Tottenham'a transfer olan Ferdinand ilk sezonunda 5 gol atar. Bu kötü bir sayı değildir çünkü o sezon takımın en golcü oyuncusu olan Jürgen Klinsmann da sadece 9 gol atabilmiştir. Gross yönetiminde düşmekten son anda kurtulan Tottenham'da Gross tabloid basının altında ezilmiş ve görevinden istifa etmiştir. Daha sonradan çıkışa geçen Tottenham'da 2002 senesine kadar forma giyen Ferdinand, 2006 senesine kadar çeşitli takımlarda oynadıktan sonra şu anda Tottenham'da teknik direktör Harry Redknapp'ın yardımcılığını yapmaktadır. Ferdinand daha sonradan Türkiye'de verdiği bir röportajda, "Beşiktaş olmasaydı ne Tottenham'da ne de İngiltere Milli Takımı'nda bu kadar uzun süre oynayamazdım. Benim için unutulmaz bir tecrübe oldu" demiştir. Not: Les Ferdinand ayrıca Manchester United'lı Rio Ferdinand ve Sunderland'li Anton Ferdinand'ın kuzenidir. Oğlu olan Aaron Ferdinand da amatör kulüp olan Harrow Borough'da forma giymektedir.


Gheorghe Popescu


Ferdinand'dan Doğu Avrupa'ya doğru uzanalım. Steaua Bükreş'in Avrupa'da fırtına gibi estiği, Romen futbolunun tavan yaptığı seksenlerin sonunda, Romenler tarihinin en yetenekli futbolcusuyla daha yeni tanışıyordu: Gheorghe Hagi. Bu üstün yetenekli adamın etrafında şekillenen Steaua kadrosu 1988-1989 sezonunda Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Galatasaray'ı elerken, daha sonradan İstanbul'a geleceğini bilmeyen tek adam Hagi değildi. 1989 Şampiyonlar Ligi finalinin ardından çil yavrusu gibi dağılan Steaua kadrosundan biri önce PSV, daha sonra da Tottenham'ın yolunu tutmuştu. Doug Livermore yönetimindeki Tottenham'ın kapısından 1992 senesinde Popescu adında bir adam girdi. Popescu her ne kadar Şampiyonlar Ligi finali oynayan Steaua'nın kadrosunda yer alsa da tecrübeli stoperler Ungureanu ve Bumbescu yüzünden fazla forma şansı bulamıyordu. PSV'de iki sezonda kendisini ispatlayan Popescu için en üst seviyede oynayabilmek ve gelişimini tamamlayabilmek açısından Tottenham önemli bir rol oynuyordu. Nitekim iki sezon geçirdiği Kuzey Londra'da müthiş iki sezon geçirerek Barcelona'ya transfer olmuş, çok sevdiği arkadaşı Hagi'yle de dört sezonun ardından tekrar bir araya gelmişti. Barcelona kariyerini 1997'de tamamlayan Popescu daha sonradan Hagi'yle birlikte Galatasaray'a gelmiş ve UEFA Kupası'na uzanan yeni bir yolculuğa koyulmuştu...

Serhiy Rebrov

Sovyetler Birliği dağılmadan önce kuşkusuz Avrupa'nın en önemli kulüplerinden biri Dinamo Kiev'di. Kiev'in tarihinde yüzlerce kupa finali, sayısız Avrupa başarısı ve bir sürü tarihe adını yazdırmış futbolcu bulunuyor. 1992 ve 2000 yılları arasında sekiz sene üst üste Ukrayna Premier Lig'ini kazanan Dinamo Kiev'in iki genç forveti Andriy Shevchenko ve Serhiy Rebrov gollerini Avrupa maçlarına da yansıtınca büyük kulüplerin dikkatini çektiler. Shevchenko 1999 yılında Milan'a geçerken, Rebrov da 2000 senesinde astronomik bir bonservis bedeli karşılığında tek gidişlik Londra bileti alıyor, soluğu White Hart Lane'de alıyordu. İskoç teknik adam George Graham yönetimindeki Tottenham'a geçen Ukraynalı'dan taraftarların beklentileri çok büyüktü. 11 milyon pound sıradan bir futbolcuya ödenebilecek bir bonservis bedeli değildi ve Kuzey Londra'daki taraftarlar bunu çok iyi biliyordu. Ancak Rebrov için Londra macerası şanssız başladı. Lige beş haftada dört mağlubiyet, bir beraberlikle başlayıp derbi maçında Chelsea'ye karşı alınan 3-0 kaybedilince George Graham'ın üç senelik Tottenham macerası sona erdi. Yerine gelen Glenn Hoddle da bu sezonu takip eden 2001-2002 ve  2002-2003 sezonlarında Rebrov'u yedek kulübesine hapsedince, golcü oyuncu soluğu Fenerbahçe'de aldı. Fenerbaçhe'ye Vladimir Beschastnykh'le beraber büyük umutlarla transfer olan Rebrov, İstanbul'un havasına da bir türlü alışamadı. 2003-2004 sezonunda Fenerbahçe'yle çıktığı 38 resmi maçta sadece 4 gol atabilen Rebrov'un satın alma opsiyonu kullanılmadı ve Ukraynalı oyuncu sezon sonunda Tottenham'dan West Ham'a bedelsiz olarak geçti.

Yannick Kamanan

Tottenham'da 2000-2001 sezonunda futbol oynayıp daha sonra Türkiye'ye gelen tek adam Rebrov değildi. O sezon Tottenam Reserves'de (Tottenham Altyapı Takımı) forvet hattını süsleyen genç yetenekler arasında Yannick Kamanan da vardı. Fransız oyuncu Glenn Hoddle'ın gözüne giremeyince ülkesine geri dönmüştü. Fransa, Belçika, İsviçre ve İsrail liglerinde forma giyen Kamanan daha sonra ülkemizde Sivasspor forması giyerek Süper Lig'de ikincilik sevinci yaşamıştı. Hala Sivasspor forması giyen Kamanan, Tottenham'dayken A takımda kendisine şans vermeyen Glenn Hoddle'ı ırkçılıkla suçlamıştı.

Giovani Dos Santos

Son adamımız Tottenham'da oynamış olan en taze adam. Frank Rijkaard yönetimindeki Barcelona'ya alt yapıdan Bojan Krkiç'le beraber yükselen ve büyük umut vaat eden Giovani Dos Santos, La Liga seviyesinde kendini ispatlayamayınca Tottenam Hotspur'a gönderilmişti. La Liga'da oynayamayan bir adamın tabi ki Premier League'de de oynaması mümkün değildi ancak Tottenham'ın sakatlıklarla boğuşan bu Meksikalı forvet için planları farklıydı. Oyuncuyu kiralama yöntemiyle daha alt liglere yollayarak tecrübe edinmesini sağlamak ve olgunlaştığı anda maksimum verimi sağlamaktı asıl amaç. İlk önce Championship'te Ipswich Town'a kiralanan Dos Santos, İngiltere'ye adapte olmakta zorluk çekince Les Ferdinand misali Türkiye'nin yolunu tuttu. Türkiye'de de yarım sezonda kimseyi tatmin etmeyen Dos Santos için bu yaz oynanacak Dünya Kupası kendisini tekrar kanıtlaması için son şansı olabilir.


Üstteki fotoğrafta sene 2001. Serhiy Rebrov ve Les Ferdinand aynı karede. İkili o sezon Glenn Hoddle yönetimindeki Tottenham'ın kötü gidişine dur diyememişti. Soldaki arkadaş da Sırp defans oyuncusu Goran Bunjevcevic. Tottenham'da beş sezon kalsa da, sadece 57 maçta oynayabilmişti.

4 Haziran 2010 Cuma

Everton Away 2010-2011


Tamam Barcelona'nınki de kötüydü ama bu kadarı da yapılmaz be arkadaş. Everton gelecek sezon deplasmanda bu formayı giyecek. Olmamış. Olması mümkün değil...

3 Haziran 2010 Perşembe